29 Eylül 2010 Çarşamba

Cüneyt Çakır

Bol itirazlı, az futbol'lu Supro Lig maçları seneler sonra bir hakemini Şampiyonlar Ligi'ne yollamayı başardı bugün itibariyle. Rubin Kazan- FC Barcelona maçında görev alacak olan premier kategori apoletli Cüneyt Çakır, Ahmet Çakar ve Oğuz Sarvan'dan sonra bu göreve hak kazanan 3. Türk hakemi olarak tarih sayfalarına geçiyor. Önceki sene oynanan Fulham-Hamburg Uefa Avrupa Ligi Yarı Final maçından sonra böyle bir atama zaten bekleniyordu MHK'de... Gözüken o ki son Dünya Kupasından sonra yeni hakemlere ihtiyacı var UEFA'nın!... Maçın zorluğuna gelirsek geçen yılın rövanşı için çıkıyor sahaya Messi'siz Barcelona. Gökdeniz'li Rubin ise Nou Camp'ta yaptığını tekrarlamak amacında. Son olarak Cüneyt Çakır'ın bugünkü performansı 4 gözle beklenirken o yaptığı açıklamayla zaten herşeyi net bir şekilde söylüyordu Türk medyasına.
 
" Türkiye'de bir derbi yönetmekten ne kadar zor olabilir ki?"

28 Eylül 2010 Salı

Made In Republique du Senegal

Saatler 20.00 'yi gösterip iki takımın futbolcuları sahaya çıktığında Ali Sami Yen stadının zemini, henüz 24 saat önce bir Supro Lig karşılaşması yaşamasına rağmen gayet iyi gözüküyordu. Kulübede ki 2 teknik direktörün de sıkıntılı bakışları arasında maçı beklerken, lig tv yönetmeni mükemmel bir yayıncılık örneği gösterip, Issiar Dia'nın 3 kuluvallah 1 elham'ını gözümüze sokuyor, yan taraftan gelen "Müslümandır ha Müslüman" teyinidi de almış olmanın rahatlığıyla hakemin düdüğünü duyuyorduk.

Sahada iki takım da klasik al-ver'lerle rölanti modda başlamıştı oyuna. Tam böyle mi gidecek derken Bilica ve Lugano'nun popcorn keyfi yarıda kalıyor,  Şahin'in sürpriz hediye paketi Volkan'ın koruduğu kaleye doğru kaleye yola çıkıyordu. Tabela Kasımpaşa lehine 1-0 olduğunda, Aykut Kocaman'ın yüz ifadesi tamamen acı, sıkıntı ve kederle doluydu. Bir de buna Milli Takım kalecisinin 13.dakika'daki mahalle maçlarında dahi göremediğimiz hareketleri eklenince...Öyle bir an'dı ki pozisyon boyunca gözümün önünden write the future reklamından olası kareler hızlıca akmaya başladı . Aykut Kocaman'ın istifası, Samandıra'da ki öfkeli "gençler", fotomaç sayfalarında yeni hoca adayları...


Neyse ki Ersen Martin golü kaçırmış, Fb'liler için korkulan olmamıştı. Hemen arkasından kullanılan köşe atışında gecenin adamı yine sahneye çıkıyor ".şık, .şık, Semih Erden Semih, Semih Erden" e özenip tipliyordu topu ceza sahasında. Penaltı noktasında Alex göründüğünde sol iç ağlar, meşin yuvarlak için hazırlıklara başlamıştı  bile. Olası kaos atlatılmış, 2. gol için geliyordu Fenerbahçe. Çok ta uzun sürmedi aslında. Gecenin Dia ve Niang ile birlikte en iyisi oyuncusu olan Emre Belözoğlu güzel bir vuruşla durumu 2-1'e getiriyordu. Bu arada anlaşılan Ergün'ün başı da fena dertteydi. Dia sağ tarafa geçmiş, öldürücü sprintleriyle uyutuyordu Kasımpaşa'nın sol bölümünü. Ve yine onunla ile gelişen bir başka atakta Senagalli oyuncu 0' a iniyor, Alex'e çıkartmak istediği top rakibe de çarparak Niang'la boş kalaye yuvarlanıyordu.

Skor 3-1 olmuştu ama Kasımpaşa'lı Şahin, Bilica ve Lugano'ya her pozisyonda tarlayı gösteriyor, Andre Santos ise fazla kiloları nedeniyle yaşıyabileceği olası kalp krizini de düşünerek kendini kasmamaya devam ediyordu. Bunu gören E. Martin "kendini affettiriyim" diyerek durumu 3-2'ye getiriyor maçı da 2 sayı , 1 asist 1 gol'le tamamlıyordu.
İkinci yarı başlarken Aykut Kocaman duruma el koyup, Bilica ve A. Santos'un  yerlerine Yobo ile Caner'i sahaya sürüyordu. Biraz geçmişti ki kazanılan serbest vuruşta, Alex hızlı bir şekilde Dia'yı görecek hakem M. Abitoğlu'nun bakışları arasında Niang'la 4. golü bulup maçı bitirecekti sarı lacivertliler. Sonrasında yine "kralex" yaptığı "pas" ortasıyla Niang'a hat trick yaptıracak, attığı gol'le de taraftara "ne senle ne de sensiz" dedirticekti. 



Maç bireysel becerilerle 6-2 bitmiş, Aykut Hoca derin bir oh çekmiş, kredisini 1 hafta daha uzatabilmişti. Kasımpaşa'da ise Yılmaz Hoca'nın "oynadığımız futbola İnönü'nün zemini ters" bahanesi fos çıkıyordu 90 dakika'nın sonunda. Hakem M. Abitoğlu maç boyunca idare ediyor, ilk yarıda ki Lugano'nun E. Martin'i düşürdüğü pozisyonda kaleye olan 35 metre uzaklığı da düşünerek çıkarttığı sarı kartla doğru olanı yapıyordu. 


AKILDA KALANLAR

*Phantom kamerasında Yılmaz Hoca'nın Empire State'e tırmanmış King Kong tarzı hareketleri
*Lugano'nun faulünden sonra, E.Martin'le hakem M. Abitoğlu'nun el ele lambada dansı
*Emre'nin attığı gol'den sonra Aykut Kocaman'a sarılıp, düşmaları çatlatması ?

Fenerbahçe

Geçen sezonun 34. haftasına gelindiğinde kimsenin beğenmediği C.Daum müthiş bir iş çıkarmış (Volkan Babacan, Deniz Barış, Ali Bilgin, Vederson ve Önder Turacı'lı yedek kulübesiyle) şampiyonluk şansını son bir 90 dakika'ya taşımayı başarmıştı sarı kanaryalar için. Kupa geliyordu da...Tabii maç boyunca Alex, Guiza ve M.Topuz'un çektikleri şutların tadı, Street Fighter'da son adama gelmişken yanımıza ışınlanan sümüklü çocuğun diğer tuşlara abanıp Onur'u (Ryu) "azdırma" tadında olmasaydı. Ekranda Ken (Daum) için "insert coin" belirmiş, maç 1-1 sona ermiş, yanlış anonsla beraber Denizli'de yaşanan asaletli üzüntü yerini rezaletli sevinçlere bırakmıştı Kadıköy'de...

O an'dan itibaren medya işini iyi yapıyor ve alabileceği kelle'yi  Papermoon'da değil Samandıra'da araması gerektiğini bal gibi biliyordu. Sonrası malum. Yönetimin, hocayı 1.5 ay boyunca 3 kuruş daha az tazminatla göndermek için Acıbadem'de kokain testlerine sokmaya çalışması, Daum'un farklı hastaneden aldığı raporla kontra atakları, buna cevaben Christoph'a tam gün boya badana eşliğinde ceza mesaileri... Günler geçiyor, beklenen haber geç te olsa geliyor, Aykut Kocaman'ın sportif direktörlüğü teknik direktörlüğe terfi haberine dönüşüyordu gazete sayfalarında. Ne de olsa "içimizden biri" sözü can simidi'ydi bu ülkede... 



Güne döndüğümüzde Aykut Hoca'nın aklında bir plan vardı. Tüm sezon boyunca takımı protokolden izlemiş, sahada nelerin eksik olduğunu rahatlıkla gözlemleyebilmişti. Futcolcuların maç seçmesi, devamlılık ve hız yetersizliği takımın başlıca sorunlarıydı o'na göre. Gözüken o ki bir şeyler değişecekti... Bu sırada yönetim de boş durmayıp "ebedi dostuna" ilk çalımı atıyor, önceki sezon Twente'de harikalar yaratan Stoch'a çubuklu formayı giydiriveriyordu. Üstüne bir de Dostluk Kupasın'da (?) alınan Galatasaray zaferi taraftarı gaza getirmeye yetmiş, mottolar birden "herkesin derdi A.Kocaman olmuş demek ki zamanında iyi koymuş" oluyordu paylaşım sitelerinde...

Derken gerçek dünya gözüküp, Şampiyonlar Ligi ön elemesi kapıya dayanıyordu. O, çantada keklik gözüyle bakılan Young Boys iki maçta da sürklase ediyordu Fenerbahçe'yi. Hele bir son 30 dakika vardı ki Ş.Saraçoğlu'da oynanan düşman başına adeta. Daha sonrasında Avrupa Ligi ön elemesinde Paok'a elenecekti takım. Neticede yurtdışı uçak biletleri birbir iptal ediliyor, "Andre Santos'la kilo almayı öğreniyorum" bestseller oluyordu ülkede...  


Transferlere bakmaya devam edersek, geçtiğimiz sezon Fransa liginin en iyi 3-4 futbolcusundan ikisi olan Dia ve Niang kadroya katılıyor, yanlarına da Yobo, Caner, İlhan E. takviyeleri geliyordu. Son gün alınan Serkan Kırıntılı'yla da kale artık "güvenli ellerde!" olacaktı hesapta...Hoca'nın kafasındaki hızlı, oyuna hükmeden Fenerbahçe modeli için takviyeler belki çok iyiydi ama ya uygulaması ? Takım, fizik-kondisyon olarak geçtiğimiz sezona oranla geriye gitmiş, saha içi organizasyon olarak ta sınıfta kalıyordu geride kalan haftalarda. Bir de buna "sözde" Alex polemiği eklenince işler arapsaçına dönüyordu.

Son haftaya gelindiğinde 2 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgi ile 7 puanla lider Bursaspor'un 8 puan gerisinde Fenerbahçe. Açık konuşmak gerekirse tek tek bakıldığında belki de ligin en iyi kadrosuna sahip olsalar da beraber hareket edememeleri en büyük handikap onlar için. Bugün bir o kadar kendileri gibi zor durumda olan Kasımpaşa ile oynuyorlar. Kimse kimseyi kandırmasın ya tamam ya devam maçı olacak Aykut Kocaman için. Ha unutmadan, son kez çıkıyorlar Ali Sami Yen'e de.

26 Eylül 2010 Pazar

Guti'nin Ruhu

Tribünlerde yer yer boşlukların olmadığı, saha zemininin Metallica yorgunluğunu bir nebze de olsun atmış gözüktüğü, başkanın kızını dahi maça getirebildiği bir futbol havası vardı İnönü'de dün gece... 

Öyle bir iştahla başladı ki Beşiktaş, Antalyaspor'lu futbolcuların ilk 20 dakikada "nereye geldik biz ? " tadında birbirlerine attığı umutsuz bakışları rahatlıkla görebiliyorduk TV karşısında. Alman Hoca, Guti'nin yokluğunda klasik 4-3-3 sisteminden vazgeçip orta 3'lüyü Aurelio, Necip, Ernst'le kurup Amc'ye Tabata, ileri ikiliye ise Bobo ve Quaresma'yı monte ediyordu. Topun devamlı kendisinde kalmasını isteyen, savunmayı orta çizgiye kadar çıkarıp önde baskılı oynamaya çalışan yeni Beşiktaş modeli ilk yarı boyunca tıkır tıkır işledi sahada. Hakem Özgür Yankaya'nın ilk yarının bittiğini işaret eden düdüğü, sağdan soldan kroşeler, aparkatlar, karaciğer yoklamalarıyla kroke durumda kalan kırmızı-beyaz şortlu bir boksörü kurtaran zil sesine benziyordu. Tabela 0-0'ı gösterse de Bobo ve Quaresma ile kaçan 4 net pozisyon vardı "Çarşı" 'nın aklında...

İkinci yarı için futbolcular sahaya çıkarken bir ara Michael Buffer'dan "let's get ready to rumble" ı duyar gibi oldum. O müthiş istek kaldığı yerden devam ediyordu İnönü'de. Koca 45 dakika boyunca ayağına gelen her topu ileri vuran Antalyaspor savunması devre arasında soyunma odasına uğramamış gibiydi. Anlaşılıyor ki İ.B.Belediye'nin topu ayağa hızlı oynayarak ileri kat eden "Beşiktaş'a karşı nasıl oynanır ?" dersini kaçırmış olmalıydı Mehmet Özdilek. Ve 55. dakikada beklenen oluyor, yan taraftan gelen "bu sıcağa kar dayanmaz" lafı cup oturup, sol bek Yenal'ın ileriye şişirdiği 48. toptan sonra Hilbert-Ernst-Bobo üçgeniyle gölü buluyordu siyah beyazlılar. Bu dakikadan sonra Necip'in İneasta tarzı driblinglerini, Quaresma'nın trivelalarını izlerken arka tarafta canı sıkılan Arıkan'ın bir çuval inciri berbat etme girişimi meyvelerini vermeye başlıyordu. Ali Zitouni'nin arka tarafa aşırttığı Hilbert'in kademesinde tıngır mıngır ilerleyen topa, ağabeyi Rüştü'ye özenerek süperötesi gereksiz çıkıp , Tita'ya  sadece "al da at" diyordu...

Maç tek kale skor ise şimdi 1-1 olmuştu. Dakikalar ilerliyor, herkes ne olacak diye birbirine bakarken 90+1'de içine Guti kaçmış Alman, ince bir pas'la Bobo'yu yine defansın arkasına kaçırıp skoru tayin edicekti. Unutmadan, Antalyaspor'un son saniyede Deniz'le kaçırdığı gol de "futbolun güzelliği bu işte" lafını doğrular gibiydi...

Beşiktaş'ta Ernst süper, Quaresma, Bobo ve bu takımda ilk kez sağ bek oynayan Hilbert çok iyiydi. Hakem Özgür Yankaya her kararından sonra 5 futbolcuyla boğuşmak zorunda kalsa da benden 10 üstünden 9 aldı. Bu arada Ernst'in maçın henüz ilk dakikasında topu elle oynamasına sarı kart göstermeyerek "her el sarı kart olmaz" kuralını da doğru uyguladı. Antalyaspor'da ise oyuna Djehoua'nın yerine giren Veysel dışında kayda değer işler yapan yoktu.

AKILDA KALANLAR

*Mehmet Özdilek'in son dakika'da yenilen gol'den sonra gülmesi ?
*Hakan Arıkan'ın yine son dakika'da gelen golle beraber, Esaretin Bedelin'de hapishaneden kaçan Tim Robbins pozu
*Q7'den martı avı

25 Eylül 2010 Cumartesi

Beşiktaş

Geçtiğimiz sezonu İnönü Stadında "yeter ..." tezahuratlarıyla kapatmıştı siyah beyazlı ekip. Bir o kadar da sancılı oldu transfer sezonunun başı  onlar için. Mustafa Hoca" görevimin başındayım" derken İspanya'dan gelen Bernhard Schuster haberi gündemi değiştirmeye yetmişti. Sonrasında yaşananlar malumunuz.Yönetimden yalanlamalar, "Çeşme'yi çok özledim dinlenmem lazım" beyanatlarına dönüşüp, Alman hocanın imzasına kadar gidiyor. Bir de Juande Ramos'la yaşanılan fırtınalı Madrid kaçamağı var tabii ki...
 
Teknik direktör konusu bir şekilde çözüme kavuşmuştu kavuşmasına da eldeki futbolcularla başkan da biliyordu oyun kısırlığının çözülemeyeceğini. Bunun için varını yoğunu, tüm programını bir kişiye bağladı. O geldiğinde Çarşı'nın "yeteri yetmeze" , Beşiktaş'ın  düz futbolu belli anlarda karnavala dönüşebilirdi. Ne yaptı ne etti getirdi Portekizliyi, sözünü tutmuştu Q7 de geri dönmüştü İnönü'ye.

 
Bu sıralarda Madrid'te dengeler değişiyor, "The Special One" Santiago Bernabeu'nun yolunu tutuyor, eski demirbaşlara da kapıyı gösteriyordu nazikçe. Raul-Guti ikilisi ellerindeki  teşekkür plaketlerine bavullarını da eklemişlerdi artık. Bunu da iyi değerlendirdi başkan. İkisi olmasa da Jose Maria Gutierrez Hernandez'i özel uçağına bindirip getirmeyi başarmıştı İstanbul'a. Plan artık stada gelen taraftarın maça girmeden önce bahis kuponlarında 3 gol altı seçeneğini değil, üst oluru işaretlemesiydi kafada... İki yıldızın yanında Roberto Hilbert, Ersan  Gülüm, Cenk Gönen, Mehmet Aurelio ve Fatih Tekke eklendi kadroya. Sivok'un sakatlığı planları değiştirmiş, beğenilmeyip Bursa'ya gönderilen Tomas Zapotocny'i ilk tercih yapıyordu taktik tahtasında. Alt yapıdan yetişen Necip Uysal da potansiyelini yansıtmaya başlamıştı sahaya (İlerde ayrıntılı bir yazı olucak onun hakkında)
 
İlk izlenimler, değişenin sadece isimlerin değil oyun mantığının da olduğunu gösteriyordu bizlere. O savunmaya dönük sıkıcı futbol yerini her an bir şeyler arayan hücum organizasyonlarına bırakmıştı ilk 5 maç sonunda . Schuster'in defansı orta çizgiye çıkaran, önde baskılı oynamaya dönük riskli futbolunda kazalar da yaşanmıyor değildi. İ.B.B maçında yaşanan sadece bunlardan birisi olacaktı...
 
Son haftaya gelindiğinde Kadıköy'e umutlu gitmişti camia. Defansında verdiği büyük açıklara rağmen özellikle 2. yarıda ki oyunu forse eden futbol ve kazanılan 1 puan sevindirmeye yetmişti herkesi. 5 haftada kazandığı 10 puanla ligin üst sıralarında ve şampiyonluk yarışında olacağını hissettiriyordu Beşiktaş...
 
Ve bugün Antalyaspor'u konuk ediyorlar. Merak ettiğim Guti'nin yokluğunda takımın sahada hücum adına nasıl reaksiyon vereceği. 21.00 civarı daha net konuşabiliriz. Bakalım...

VS.

Aziz Yıldırım, mahalleye yeni mikasa topuyla gelip gıcık olduklarını maça almayan çocuğu,
Ali Şen ise  maça alınmadığı için hüngüre hüngüre ağlayarak eve giden çocuğu hatırlatıyor...






Hüseyin Ve Uyku

4. dakikada gelen santra işareti, tam 70 dakika boyunca süreceğini sonradan anlayacağım, çocukken öğle vakitlerinde yaşadığımız "ee yemeğini yedin şimdi uyuyacaksın ki yarasın" dejavularının da başlangıcı olmuştu sadece. Bursaspor bu olayı eline fırsat ne zaman geçse yapıyor 2 sezondur. Atıyor, uyutuyor. Tribünde öyle bir dalmıştı ki, yardımcılarından biri dürtüpte Elm sokağından çıkarmasaydı Bülent Hoca' yı son 20 dakikadaki hızlı futbolu da göremeyecektik muhtemelen. 



Takımlar sahaya çıkarken 2 ekibinde forma göğüs reklamlarının olmaması normal karşılabilir. Benim için düşündürücü olan ise bu ekiplerden birinin geçen sezonun şampiyonu, yeni sezonda puan kaybetmemiş olması ve Şampiyonlar Ligi oynamasıydı sadece... Maça dönersek 30. saniyede ki Ozan İpek ile Koray'ın tartışmalı penaltı pozisyonu basketbolda ki karşılıklı faulü andırıyordu. Anladığım kadarıyla hemen ardından gelen  gol bizden çok Hüseyin'i şaşırtmıştı aslında. Eski Trabzonlu golü attığında "ne oldu?" der gibi bir surat ifadesine bürünmüştü ceza sahasında. Gol'den önce dikkate dair ilk şey Bursaspor'un duran top organizasyonlarında 6 adamla karşı kaleye gidiyor olmasıydı. Bir önceki yazıda da belittiğim gibi bu tip işleri iyi çalıyor bu takım. Bunun dışında ilk 45 dakikaya sığan Emre'nin Bucaspor adına değerlendiremediği pozisyondu. Nunez tutuktu. Kapalı kutu Steinert görevini yaptı "kumaşı iyi" mevkisine terfi etti bende... 

İkinci 45 dakika başladığında İnsua ve Sercan'ı gördük sahada. Kranometre 70. dakikaya dayandığında Atatürk stadında duyulan esneme sesiyle uyandığını anladığımız Bülent Uygun yanindakilerden birine " yine mi 1-0 kardeşim yeter gari !" diyip cep telefonuna sarılarak kulübeye hücum emrini verdi. 4 sezondur en iyi yaptığı, arkada iyi kapanalım topu Mehmet Yıldız'a (Manucho) şişirelim taktiğinden vazgeçen Bülent Hoca'ya Ertuğrul Sağlam da arkadaşlar arkayı dolduralım taktiğiyle karşılık verdi. Bu andan itibaren sahada sadece İnsua, Sercan ve sonradan katılmasıyla Volkan Şen'in 3'lü atak kombinasyonlarını izliyor olduk. Arjantinli biraz şanslı, Sercan biraz daha becerikli olabilseydi... Ya şu Sercan, halısaha takımımıza yan mahalleden bir arkadaşımızın "süper yetenek" diye getirttiği, pas vermesi gereken yerde şut çeken, şut çekmesi gereken yerde pas vererek bütün takımı çıldırtan bir adama ne kadar benziyor. Bir futbolcu 3 senede hiç mi koordinasyonunun, oyun zekasının üstüne koyamaz anlamak mümkün değil. Bu arada Bucaspor döndüğü bu haldur huldur futbolu sırasında Dady ile  %100 'lük bir gol'den de olmadı değil.

Neticede 1-0 kazandı yeşil beyazlılar. Sahanın en iyisi İbrahim Öztürk, İvankov'un yokluğunda yedek kaleci Yavuz ise "bombaydı". Hüseyin Göçek verdiği kararlarla bu basit maçta dahi dengeyi tutturamadı. Bucaspor ilk deplasman yenilgisini yaşarken, Bursaspor hem 3 puanı aldı hem de önemli futbolcularını dinlendirmiş oldu.

AKILDA KALANLAR 

*Ozan İpek ve İbrahim Dağaşan'ın tribündeki bay-bayan herkesi kendilerine hayran bırakan maço tavırları
*Bucaspor'lu Koray'ın teke tekte Ozan İpek karşısında Adnan Şenses hareketleriyle fakeleri
*Phantom kamerasında Ediz'in meşin yuvarlağı yemeğe çalışması ve Ömer Erdoğan'ın ahenkle dalgalanan saçları

24 Eylül 2010 Cuma

Bursaspor


Gaziantep maçı ne olcak tabii hep beraber bekliyoruz. Tff'nin önceki kararlarına bakılırsa, ülkedeki hava, maçın kaldığı yerden oynancağını hissettiriyor bana, umarım yanılırım o ayrı(daha sonra detaylı bir yazı olucak bununla ilgili).

Son şampiyon yaz tatilini unutmuş ya da Andre Santos tadında yaşayamamış anlaşılan. Şunu kabul etmeliyiz ki Ertuğrul Sağlam'ın ekibi mükemmel bir havaya sahip. Bu havayı yakalayabilmenin birçok faktörü var tabii. Öncelikle Bursaspor'u izlerken akılda kalan ilk şey o 11 kişinin 90 dakika boyunca takım halinde görevlerini yapıyor olması. Yani; Volkan Şen sağdan bindirme yaptığında Ali Tandoğan'ın aktif bölge içinde yer alması ve ön libero sağ içte bulunan Kirita ya da Hüseyin'in olası bir karşı atakta o bölgeyi savunması. Ya da kazanması gereken bir maçta 70. dakikadan sonra strese girip "doldur-boşaltlara" dönmek yerine, ayağa, doğru pasları ısrarla deneyebilmesi. Bu takım bunu ve bunun gibi belki de basit organizasyonları disiplinli ve iyi bir şekilde sahaya koyabildiği için puan tablosunun üst sıralarında yer alıyor. Ve evet katılıyorum "3 büyükler" zaten bunları yapamadığı için kötüydü geçtiğimiz sezon.

Sezonun en iyi transferi kuşkusuz Milan Stepanov. Oldum olası beğenirim futbolunu. Zaten herkes kolay kolay Porto'yu göremez ne de olsa. Merak ettiğim Dragao'ya neden geldiği değil, Dragao'dan neden gittiği olmuştu Sırbın. Ama iyi oldu kaliteli defans oyuncularını izlemek güzel SL'de. Zaten takıma direk giren tek yeni yabancı  o, Melih Gökçek Vederson'u saymazsak eğer. Vederson, Fm'de 1-20 arası oyuncuların özellikleri olur ya işte o özelliklerin sanki hepsi 11 "sambacı'da". Fena oynamıyor o da enteresan... FM derken İnsua'yı unutmak büyük bir haksızlık olur. Yıllarca oynadığım takımlarda AMC 'nin önemli elemanlarından biri olmuştu kendisi. Biraz tutuk başladı ama ilerleyen haftalarda önemli katkılar yapıcak diye düşünüyorum. Klasik tabirlerle Nunez ve  Svensson'un kumaşı iyi, Steinert ise kapalı kutu bende.

"Ula geçen sezonun Sivasi gibi olur" muhabbetleri biraz azalmaya başladı sonunda... Yeni sezonun şu ana kadar kalan en kötü anısı Valencia maçı oldu takım için. Hakemin düdüğüyle beraber sanki ilkokula yeni başlamış 7 yaşında bir çoçuğun ruh hali vardı hoca, futbolcular  ve taraftarlar üzerinde. Açıkçası başladığıyla da bitti zaten kimse birşey anlayamadı. Ama 4-0'ı yadırgamamak lazım, aslında sadece olan "avrupa tecrübesi yok,avrupa tecrübesi" klişesinin yerini bulmasıydı 90 dakika sonunda...

Ve bugüne gelirsek hayat devam ediyor, Bucaspor'la oynuyor yeşil beyazlılar, kayıpsız devam edebilecekler mi bende merak ediyorum... Hakemlerden en az birinin kafasının yarılmaması, teknik direktörlerden birinin bıçaklı saldırıya uğramaması durumunda saat 22.00 civarı öğrebiliriz. Herhalde, bakalım...

Supro Lig

SL; topun 20 metrelik yerden verilen bir pas'ta asgari 4 kere zıplaması,

SL; çoğu şehir takımının tribünlerinin 2/3'ü boşken 24 saat futbolla sevişilen bir yapısı olması,

SL; gürcan bilgiç,sinan engin, osman şenher'i dinleyip bilgilerimizi pekiştirebilmesi,

SL; maçı kaçıranlanlar ya da tekrarını izlemek isteyenler için kırmızı noktalı saatlerin seçilmesi,

SL; başlama vuruşunda, topu korner bayrağının yanından taça göndererek kaydedeğer stratejilerin yaratılması,

SL; hakem kararlarına itiraz etmeyenlere "hırslı değil, hırslı peh!" damgasının yapıştırılması,

SL; kulüpler-mhk yıldız savaşlarının season 28 episode 6'da olması,

SL; takımının attığı gol sonrasında hayatın 15 saniyeliğine tozpembe yaşanmasıdır.

 SUPRO LİG HİÇ BİR ŞEYDİR, SUPRO LİG HER ŞEYDİR..